KidsOut World Stories

Keloğlan ve Sincap Meltem Basel and Anonymous    
Previous page
Next page

Keloğlan ve Sincap

A free resource from

Begin reading

This story is available in:

 

 

 

 

Keloğlan ve Sincap

Bir Türk Hikayesi

 

 

 

 

 

 

 

 

*

Bir varmış bir yokmuş, Türkiye'nin küçük bir köyünde bir anne ve sadık oğlu yaşarmış. Oğlu, Keloğlan olarak biliniyordu, çünkü genç olmasına rağmen hala kafasında bir tel bile saç yoktu.

Keloğlan ve annesi çok fakirlerdi ve bu yüzden her gün, Keloğlan sepetini alıp yiyecek aramak için ormana giderdi.

Keloğlan veda edip el sallarken "İyi şanslar, oğlum," derdi yaşlı kadın ve günlük yolculuğuna çıkardı.

Bir gün, uzun boylu ağaçların gölgelerinde sık sık bulunan sulu mantarları ormanda ararken, Keloğlan ağlayan genç bir kız duyabildiğinden emindi. Başını kaldırdığında başının üstündeki ağacın dalında oturan küçük bir sincap gördü. Sincap tutarsız bir şekilde ağlıyordu ve bu yüzden Keloğlan küçük canlıyı rahatlatmak için elini uzattı. Sincabı kollarına alıp okşadı ve ona şarkı söyledi ve onu her şeyin yoluna gireceğinden temin etti.

Sonunda sincap ağlamayı kesince, iki arkadaş konuşmaya başladı ve Keloğlan annesiyle nasıl yaşadığını, nasıl fakir olduklarını anlattı.

'Her gün bu ormana yiyecek aramak için gelmeliyim çünkü paramız yok.' diyerek anlattı sincap’a.

O an 'Bugün bana karşı çok nazik davrandın, bu yüzden karşılığında sana yardım edeceğim,' dedi küçük sincap.

Sonra küçük sincap Keloğlan'ın elinden atladı ve "Beni takip et, beni takip et" dedi.

Yemyeşil vadiye bakan bir uçurum kenarına ulaşana kadar genç çocuk sincabı ormanda saatlerce takip etti.

"Bu uçurumdan aşağı inmelisin," dedi sincap. 'En alta ulaştığında Kertenkele kraliçesi’ni bulacaksın. Sana üç soru soracak ve ödülü kazanmak için hepsini doğru cevaplamalısın. "
Sincap Keloğlan'ın omzuna tırmandı ve üç sorunun cevabını kulağına fısıldadı. Bunu yaptıktan sonra aşağıya atladı ve başka bir söz söylemeden ormana geri döndü.

Keloğlan kendisine sarmadan halat yaptı ve uçurumun kenarından aşağıya doğru indi ve sincabın Kertenkele kraliçesi’nin yaşadığını söylediği yere doğru gitti. Kraliçe yaklaştığını görünce, Kraliçe Keloğlan'ı durdu ve üç soruyu cevaplamasını istedi. Sert sesi ile "Doğru yanıtlamazsan," "kelleni kaybedersin" dedi.

Keloğlan çok gergindi ama kafasını sallayarak onayladı ve ilk soruyu bekledi. Kraliçe yakındaki bir kiraz ağacına işaret etti.

"Bu kiraz ağacında kaç tane kiraz büyüyor?" diye sordu.

Keloğlan tereddüt etmeden, "Sırtında ne kadar tüy varsa bu ağacın üzerindede okadar kiraz var" diye yanıtladı.

Kraliçe başını sallayarak onayladı ve sonra 'Dünyanın ortası nerde?' diye sordu.

Keloğlan sesinde tereddüt ile "Dünyanın tam ortasında duruyorsunuz" dedi biraz tereddüd ederek.

Bir kez daha Kraliçe onaylayarak başını salladı. Sonra boğazını temizledi ve üçüncü ve son soru için hazırlandı. Keloğlan'ı iki özdeş ceviz sundu ve "Bu iki cevizin hangisi daha ağır?" diye sordu.

Keloğlan iki cevizede baktı ve onları yakındaki bir akıntı içine attı. Cevizim biri suyun üstünde kaldı, ancak diğeri suyun altında kayboldu.

'Suyun altına batan, ikisinin arasındaki en ağır olandır, Majesteleri.'

Kraliçe, üç cevabın da doğru olduğunu inkar edemezdi ve bu yüzden o gönülsüzce Keloğlan'a, hakkı olan ödülü, büyük altın dolu kabı uzattı.

Genç çocuk sırtına sarılı altın dolu kabı ile uçurumdan yukarıya tırmandı ve küçük sincabın şefkatına teşekkür etmek için ormana doğru koştu. Fakat Keloğlan sincabı küçük başını minik patisinin önüne yaslamış, tekrar ağlarken gözlerindeki yaşlar her tarafa düşerken buldu.

"Neden bu kadar üzgünsün?" diye sordu Keloğlan.

"Ben Kertenkele kraliçesi bana bir büyü yapıp beni bir sincaba çevirene kadar güzel bir Prensestim. Şimdi beni özgür kılacak tek şey, ejderha'nın mağarasındaki gölden tek bir damla Zümrüt Suyu.'

Keloğlan, kendisini ve annesini fakir yaşantılarından kurtaran küçük sincaba çok müteşekkirdi ve bu yüzden bir damla Zümrüt Suyu'nu getirmeye söz verdi. Şehre yürüdü ve demirciden en keskin kılıcı almak için altınlarının bir kısmını kullandı. Sonra ejderhanın mağarasına doğru Kaf dağına tırmandı.

Mağaraya vardığında, Keloğlan kılıcını kaldırdı ve mağaranın girişini koruyan iki dev yılan ile savaştı. Kavga çetin ve kanlıydı, ancak sonunda Keloğlan kötü yılanların başlarını kesip dağın kenarından attı.

Mağaranın derinliklerindeki kötü ejderha karışıklık yarattı. Kanatlarını gerdi ve yılan muhafızlarıyla neler olduğunu görmek için uçmaya başladı. O an Keloğlan ejderhanın dibine sızıldı ve cam şişesini değerli Zümrüt Suyu ile doldurdu. Güvenli olduğuna emin olduğunda, sığındığı yerden koşup, dağdan aşağıya indi ve küçük sincabı bulmak için ormana doğru yol aldı.

"Ben geri döndüm," dedi arkadaşına şişeyi gururlu bir şekilde havaya kaldırarak, "ve senin için Zümrüt Suyunu getirdim."

Keloğlan, suyun bir kısmını avucunun içine döktü ve parmaklarının arasından ormanın zeminine doğru akışını seyretti. Son damlasını sincap için sakladı ve Keloğlan'ın avucundan son damlayı içmek için sincap ağaçtan zıpladı.

Zümrüt Suyu'ndan bir damla alır almaz karanlık ormanlanı kilometreler ve kilometreler boyunca aydınlatan beyaz bir ışık parlaması vardı. Sönen ışığın sonunda güzel bir Prenses Keloğlan'ın karşısında minnettarlık gözyaşlarıyla durdu.

Keloğlan Prenses'i Kraliyet Sarayı'na geri götürdü ve Sultan güzel kızını gördüğüne çok sevindi.

"Sen cesur bir adamsın ve bir daha asla bir şey istemeyeceksin" diye temin etti Keloğlan‘ı, gençleri sevecen bir şekilde kucaklarken.

O sırada Keloğlan zavallı annesinin mantarlar için evde beklediğini hatırladı. Prenses'e ve Sultan'a teşekkür etti ve altın dolu kabını aldı ve yerli pazarda hediye ve yemek için alışverişi yaptıktan sonra evine ve annesine döndü.

Yaşlı kadın Keloğlan'ın o gece akşam yemeğinde kendisine söylediği hikayeye inanamıyordu, ama bir şey var ki ... cesur oğlu artık ormana yiyecek aramak için girmeyecekti. Yaşlı kadın gümüş kaşığını mantar çorbası dolu güzel büyük kasenin içine koydu ve kendince gülümsedi.

Enjoyed this story?
Find out more here